29 Temmuz 2013 Pazartesi

{1} "The Times" gazetesinin yayın tarzı nasıldır, sahibi kimdir?

Bir filmi seyrederken oyuncularını, yönetmenini, yapımcısını, OST albümünü hazırlayan kişiye kadar araştırırken acaba okuduğumuz gazetelerin sahiplerini, arkasındaki kişileri, diğer yayın organlarını neden araştırmıyoruz?

Rupert Murdoch, Avustralyalı olsa da bu ülkeden vatandaşlığını Amerikan vatandaşı olarak kaybetmiş bir "medya mogul"dur. News Corporation adındaki medya holdinginin kurucusuydu. 2011'de dünyanın en büyük ikinci medya grubuydu. 2010 gibi patlak veren News Corporation gazetesinde çalışan muhabirlerin ve editörlerin insanların telefonlarını dinlediği skandallarından sonra 2012'de ismini yenilemek ve kötülenen imajını biraz düzenlemek için ikiye bölündü: News Corp ve 21st Century Fox. Evet, Rupert Murdoch'un sahibi olduğu yayın organları ünlülerden, siyasi kişiliklere kadar insanların telefonlarını dinleyen bir anlayışa sahip. Dinleme skandalına başka bir yazıda yer vermek istiyorum.

Rupert Murdoch, 1981 yılında The Times gazetesini satın alır. The Times'da o dönemlerde çalışan bir savaş muhabiri -ki İngiltere'de En İyi Gazeteci ödülünü yedi kez almaya hak kazanmıştır- Robert Fisk de vardır. Robert Fisk haberlerini hazırladıkça aldığı uyarılardan sonra, Rupert Murdoch'un tutumunu gördükten sonra The Times'dan ayrılmaya karar verir. Peki nedir bu tutum?

(Aşağıdakiler, The Independent gazetesinde çıkan "Robert Fisk: Why I had to leave The Times" yazısından alıntılardır.)

Robert Fisk: The Times'dan neden ayrılmak zorunda kaldım başlıklı yazısında Arap ülkelerine karşı aşılanan ön yargıdan başlayarak Rupert Murdoch'un da bu ülkelere karşı olan tutumu ve yayın kuruluşlarıyla oluşturmak istediği yanlış algıyı ve bu tavrın onu gazeteden ayrılmasına nasıl neden olduğunu anlatmış.  

"Arap diktatörleri hakkında çok fazla kötü söz duyduktan sonra bir gün onlardan biriyle tanışırsınız ve ne kadar karizmatik insanlar olduğunu fark edersiniz. Bir defasında Hafız el Esed çok sıcak bir gülümsemeyle elimi uzunca bir süre tutmuştu. Neredeyse kendi kendime o kadar da kötü olamaz demiştim, tabii ki bu 1982 yılındaki Hama katliamlarından çok önceydi. Kral Hüseyin, neredeyse bütün gazetecilere olduğu gibi bana da "Beyefendi (Sir)" diye hitap ederdi. Bu hükümdarlar, halk içinde sıklıkla kendi bakanları hakkında şakalar yapardı. Hatalar affedilebilirdi."

Yani Robert Fisk'in tespitinde de gördüğümüz gibi 1970'lerden bu yana -ki bu çok daha eskilere dayanır- Orta Doğu'da oluşturulmak istenen algı hep aynıdır. Amaçsızca ve nedensizce kötülemek. Tabii ki aralarında kötü hükümdarlar da vardır, diktatörler de vardır -bu diktatörlerin nasıl başa getirildiğinden zaten "Kongo'nun Dünü, Bugünü... ve Geleceği" yazımda bahsetmiştim- ama bu onların insan dışı varlıklar olduğunu da göstermez. Orta Doğu ile ilgili aynı kötüleme, aşağılama yıllardır Türkiye'de de yapılıyor. "Arap," neredeyse bir hakaret olarak kullanılıyor. Bir Orta Doğu ülkesi, Türkiye için vize kaldırdığı zaman bu aşağılanıyor. Neden? Neden Araplar kötü insanlardır imgesi beynimize yerleştirilmeye çalışılıyor, neden Arapça, kargacık burgacık bir dilmiş gibi yansıtılmaya çalışılıyor? Bunu hiç sorguladınız mı? Bu ABD usulü diğer bütün ırkları aşağılayıp kendini yüceltme zavallılığının bizim içimizde ne işi var? Kendi komşularımız hakkında böylesi düşüncelere neden sahip olmamız isteniyor? Aynı aşağılayıcı düşüncelere Çin, Japonya, Kore gibi uzak doğu ülkeleri için de sahip olmamız isteniyor. Başkasını aşağılayarak kendini üstün hissetmek ne kadar zavallı bir duygudur, bunun ne zaman farkına varılacak? Bu halkı uyutma modelinin ABD'de uygulanmasını mantıken anlayabiliyorum ama kendi ülkem içinde bunu kavrayamıyorum. 

The Times'ın sahibi Rupert Murdoch'un yayıncılık anlayışına geri dönelim:

"Hitler Günlükleri, Murdoch'un kendi hatasıydı. The Times ve The Sunday Times bu belgeleri baskıya almasından saatler önce kendi uzmanlarının belgelerin doğruluğu hakkında fikir değiştirmesini desteklemeyi reddetmişti. Aylar sonra Beyrut'a dönmeden önce gazetenin Londra ofisine uğramıştım. Dış İlişkiler Editörü Ivan Barnes, elinde Bonn'dan gelen Reuters telgrafının bir nüshası "HAH!" diye gürledi. "Günlükler sahteymiş!" Batı Almanya hükumeti, günlüklerin Führer'in ölümünden çok sonra yazıldığını kanıtlamıştı. 

Bunun üzerine Barnes, beni editör Charles Douglas-Home'un ofisine Reuters'un hikayesiyle gönderdi ve ofise daldığımda Charlie'yi Murdoch'u ağırlarken buldum. Murdoch ile gözgöze gelmemeye çalışarak, "Günlüklerin sahte olduğunu söylüyorlar, Charlie," dedim. Ama Murdoch'un tepkisi üzerine ona döndüm, "Al bakalım," diye kıkırdadı mogul, "NE BİR ŞEY KAZANILDI NE DE BİR ŞEY KAYBEDİLDİ." Keyfe bakınız. Adamın kaygısızlığı neredeyse bulaşıcıydı. Harika bir hikayeydi. Ama bu harika hikayenin tek bir sorunu vardı: gerçek değildi."

Bu tavır size Türkiye'de yayın yapan hangi gazeteleri hatırlatıyor? Utanmadan, kaygısızca, bir köşelerinde kıkırdayarak, umarsızca yayımladıkları yalanları hatırlattı mı? Veya geçtiğimiz günlerde The Times'da yayımlanan "malum haberin" üzerine Rupert'ın koltuğunda elinde purosu kıkırdadığı ve "Ne bir şey kazanıldı ne de bir şey kaybedildi," lafını tekrarladığı gözlerinizin önüne geldi mi?

"Ne gariptir ki Murdoch hiç, bugünlerde yansıtıldığı gibi kötü, karanlık ve zehirli bir canavar gibi görünmedi. Belki bu editörlerinin, muhabirlerinin tekrar tekrar Murdoch'un söyleyeceklerini sorgulamasından kaynaklanıyordu. 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı kanlı istilasını haber yaptığımda da Murdoch, The Times'ın sahibiydi. İsrail hakkında ne kadar eleştirel olursa olsun yazılarımdan tek bir cümle çıkarılmadı. İstilanın ardından, Douglas-Home ve Murdoch İsrailliler tarafından Lübnan'a askeri bir helikopterle götürülmek üzere davet edilmişlerdi. İsrailliler, benim yazılarımı kötülerken Douglas-Home'nin söylediğine göre Murdoch beni savunmuştu. Londra'ya dönerken Douglas-Home ve Murdoch birlikte oturdular ve daha sonra bana şunları söyledi, "Rupert'in ne yazdığımı merak ettiğini biliyordum. Her ne kadar bunu açıkça talep etmese de yazdıklarımdan bahsetmemi sanki bekler gibiydi ama ona göstermedim."

Ama bazı şeyler değişmişti. Douglas-Home editör olmadan önce Arapça Al-Majella dergisine sıklıkla İsrail'i çok derinden eleştiren yazılar yazardı. Şimdiyse Times makaleleri, İsrail istilasına iyimser bir bakış açısı taşıyordu. Makalesinde, "Artık dünyanın konuşmasına değer bir Filistin yok" diyordu ve şöyle devam ediyordu, "belki artık Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinliler, Sayın Arafat gibi göstermelik kasıntıların, İsrailliler ile birlikte çalışmaktan onları mucizevi bir şekilde kurtarmasını beklemeyi bırakırlar," -Aman Tanrım!

Tabii ki bu yazılanların hepsi, o dönemin İsrail hükumetinin politikasıydı.

Derken, 1983 yılının baharında, bir şeyler değişti. Douglas-Home'nin onayıyla, İsrail, Sidon'da yedi adet Filistinli ve Lübnanlı esirin ölümünü araştırmak üzere aylarımı verdim. Durum zaten çok açıktı, adamların öldürüldüğü sonucuna ulaştım. Ölenlerin cesetlerinin götürüldüğü mezarcı bana, cesetlerin ellerinin arkadan bağlı ve vücutlarında morluklar olduğunu bile söylemişti. Ama birdenbire Douglas-Home, olayın üzerinden 'bu kadar zaman geçtiği için' bu haberi yayımlamayı nasıl 'haklı' gösterebileceğimizi anlayamıyordu.

Diğer bir deyişle, araştırmacı gazetecilik sistemi ki bu aylarca süren kontrol ve röportajlar demektir- kendi kendini elimine ediyordu. Gerçeklere ulaştığımızda onları basmak için üzerinden çok zaman geçmiş oluyordu. İsraillilere askeri bir soruşturma yapıp yapmayacaklarını sordum ve ne kadar insancıl olduklarını gösterme hevesiyle resmi bir soruşturmanın olacağını bize söylediler. İsraillilerin "soruşturmasının" bir kurgu olduğundan şüphe ettim. Ama benim uzun ve detaylı haberimi yayımlamamızı "haklı" kılmaya yeterliydi. İsrailliler "iyi çocuklar" olarak görünür görünmez, Douglas-Home'nin endişeleri de buhar olmuştu."

Yazının devamında Robert Fisk, Charles Douglas-Home'nin ölümünden sonra yerine getirilen yeni editörden bahsedecek... devamını bekleyiniz ya da tamamını yukarıdaki verilen linkte İngilizce orijinalinden okuyabilirsiniz...

Hiç yorum yok: