2 Temmuz 2013 Salı

Kongo'nun Dünü, Bugünü... ve Geleceği? {Emperyalizm'in Dünü, Bugünü... ve Geleceği?}

"Ölü, canlı, özgür veya sömürgecilerin emriyle hapsedilen ben önemli değilim. Önemli olan Kongo'dur. Bağımsızlığı, dışarıdan yönetilen bir kafese dönüştürülmüş halkımızdır. Tarih bir gün dile gelecektir, ancak bu tarih Brüksel'de, Paris'de, Washington'da veya Birleşmiş Milletler'de öğretilen tarih olmayacaktır. Emperyalizm'den ve kuklalarından kurtulmuş ülkelerde öğretilecek tarih anlatacaktır... Şerefli ve saygın bir tarih." - Patrice Lumumba, Ekim 1960.
Son dönemlerde değerli (!) ve saygın (!) yabancı basının ve batı ülkelerinin açıklamalarını gördükçe şaşırmadım ama bu açıklamalara kıymet verenleri anlayamadım ve sanırım asla da anlayamayacağım. Bu düşüncelerle CNN'de yayımlanan "Anthony Bourdain: Parts Unknown" programının Kongo bölümünü (8. Bölüm) seyrederken Bourdain'in kendi ağzıyla Kongo'ya yapılanları "biz işte böyle böyle yaptık" ifadesiyle anlatmasının üzerine Kongo'nun ilk demokratik yollarla seçilen Başbakanının üzücü hikayesini tekrar hatırladım. (Tabii ki ben bir uzman değilim sadece bildiklerimi aktarıyorum. Yanlış bir bilgi verirsem kusuruma bakmayın.)

Afrika, uçsuz bucaksız zenginliklerine rağmen batının, gerek İslamiyet faktöründen ve gerekse siyahi ırk oldukları için Hristiyanlığı benimsemiş olsalar bile asla değer verilmeyeceğinden yakası bir türlü rahat bırakılmamış ve açıkçası zalim olmayan bir devlet tarafından sahip çıkılıp korunmadığı sürece asla rahat bırakılmayacak koskoca bir kıta. Belki de döneminin en büyük bilgi hazinesine sahip olan hala okunmayı ve arşivlenmeyi bekleyen milyonlarca el yazmasıyla Altın Şehir Timbuktu'dan harika doğasıyla Kongo'ya kadar her köşesinden ayrı bir hazine fışkırır.

Yeni Emperyalizm!

Kongo'nun Belçika Dönemi

1390'dan 19. yüzyıla kadar büyük bir krallık olan Kongo, 1885 yılında düzenlenen Berlin Konferansı sırasında -güçsüzleşen Osmanlı'nın kendilerine karışamayacağını bilen- Batı ülkeleri, Afrika'yı kendi aralarında paylaşırken Belçika'nın payına Kongo düşer. Belçika'nın Kongolulara olan korkunç zulmü de böylece başlar. Köle ticaretinden zaten bahsetmeme gerek yok. Ama Belçika, zalimliği burada çok farklı boyutlara taşımıştır.

Kıtanın doğal kaynaklarını, yine kıtanın sahiplerine tırnaklarıyla kazıtıp çıkarttıktan sonra ellerinden yıllarca almıştır (bu konuda hala bir değişiklik yok tabii ki). Kral II. Leopold'un döneminde Belçika, Kongo'dan gelen paralarla gittikçe zenginleşip, ülkesine anıtlar yaptırırken o dönemler çok popüler ve talepte olan kauçuk bitkisi Kongo'ya ekilmeye zorlanır. Kongolular bu bitkileri toplarken bir kotayı doldurmak zorundaydılar. Eğer Belçika tarafından belirlenenden az miktarda kauçuk toplanmışsa bunun cezası kadın - çocuk, genç - yaşlı demeden kol veya ayaklarının kesilmesiydi. Yanlış okumadınız maalesef...


Sözde insan haklarının doğduğu büyük Batı kültürünün yaptıkları! Kauçuk toplamak zaten çok acı verici bir iş... Ellerine kollarına yapışıp kuruyan bu maddeyi temizlemek için derilerini yüzerek çıkarmaktan başka çareleri yok ama eğer toplamazlarsa uzuvlarını kaybediyorlardı. Yani başka şansları da yoktu.


Yukarıdaki fotoğrafın orijinaline düşülen not şöyle: "Nsala adındaki bir baba, silahlı kauçuk nöbetçilerinin bir yamyam ziyafetine kurban giden beş yaşındaki kızı Boali'den tek arta kalan 'eline ve ayağına' bakıyor. Nöbetçiler; karısını, kızını ve bir oğlunu parçalara kesip, pişirip, yediler." Nöbetçiler derken, Anglo-Belçikalı Hindistan Kauçuk Şirketi'nin askerleri kast ediliyor. Yamyamlık iddiası doğru mudur kesin değil ama bu noktada doğru olup olmamasının çok büyük bir fark ortaya çıkaracağını düşünmüyorum. Benim için bu iddiaya inanmak da çok güç değil. Beş yaşındaki bir çocuğu doğramak zaten vahşiliğin en üst noktası, ondan sonra her şey gelir.
Anthony Bourdain: "Kral Leopold, Kongo'nun kendi mülkü olduğunu iddia etti. Leopold'un hükmündeki Kongolu adamlar, kadınlar ve çocuklar numaralarla etiketlendi, gruplara ayrıldı ve üretim kotaları verildi. Eğer bu kotayı tamamlayamazlarsa, elleri kesildi veya asıldılar. Sadece yirmi yıl içinde tahminen 10 milyon Kongolu ya açlıktan öldüler, ya öldüresiye çalıştırıldılar, ya idam edildiler ya da nedensiz bir şekilde öldürüldüler. 20 yılın sonunda ülke nüfusunun yarısı yok olmuştu."
Derken sevgili Britanya, Belçika kralına insan hakları konusunda büyük ihlaller yaptığını iletir. Bu uyarılar karşısında II. Leopold, daha iyi bir rejim sunacağını önerse de pek az kişi bu fikre ehemmiyet verir. Her ne kadar bütün milletler II. Leopold'un tahttan çekilmesi gerektiğini düşünse de kimse bu konuda bir adım atıp, sorumluluk almak istemez. Ayrıca Kongo'yu özgürleştirmek de akıllarının ucundan geçmez. Kongo, emperyalizmin sömürgesi olarak kalmaya devam etmelidir. Seneler biraz da böyle geçer. Bu esnada Belçika, Kongo'dan gelen paralarla yapı üstüne yapı yaptırır. Şehirleri gittikçe daha da güzelleşir. Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar "ne kadar güzel, düzenli, medeni bir şehir" diye bulundukları yerleri anlat anlat bitiremezler. Bilirler mi ki o güzelliklerin, o tarihi yapıların bedeli, çocukların ayakları, kolları kesilerek ödenmiştir?
Anthony Bourdain: "Belçika hükumeti ülkenin yönetimini devr aldıktan sonra da pek bir şey değişmedi ve aynı şekilde devam etti. Benim olan benimdir, senin olan da benimdir mantığıyla ırk ayrımcılığı devam etti. 50ler geldiğinde güzel ve modern altyapılar inşa edilmişti. Tren yolları, oteller, spor kulüpleri, okullar... Afrika'nın gözdesi olmuştu. Humphrey Bogart ve Katharine Hepburn, "Afrika Kraliçesi" filmini burada çektiler. Lüks otel Pourquoi Pas'da kaldılar. Şimdinin Pourquoi Pas'ı bu halde. Tıpkı diğer bütün modern yapılar gibi kimsenin kullanmadığı bir harabe. Ama bu modern yapıların hiçbiri Kongolular için değildi. Onların bu binalara girmeleri eğer hizmetçi değillerse yasaktı. Hava karardığında kendi sokaklarında yürümeleri bile yasaktı.
"Leopoldville"

Yanlış anlamayın, Kongo hala Belçika'nındır. 1908 - 1960 yılları arasında Belçika, yaptıkları hataları düzeltmek adına ülkeye biraz medeniyet getirmeye çalışır. Peki, medeni olmayan bir toplum medeniyeti nasıl getirebilir? Bu da tartışılır. Bu dönemde Kongo'da, "Leopoldville," birine "Elizabethville" adında şehirler kurulur. Yapılan katliamların onuruna olsa gerek... Bu süre zarfında Kongoluların, kendi istekleri olmadan çalıştırılması yasaklanır -sözde!-. Çalışabilecek insan kaç tane kalmıştır acaba? Neyse ki bu sayede Kongo nüfusu artmaya başlar. Bu dönemde Kongo ve diğer sömürgeler Avrupa'nın savaşlarını finanse edebilmesi için ekonomik olarak güçlendirilir. Halka eğitim verilmeye çalışılır ve 1950 civarında birkaç bin Kongolu eğitim seviyesini yükseltmiştir. Ancak, halk arasında politik hiçbir aktiviteye izin verilmez. Birkaç Belçikalı aydın halkın sivil statüsünün daha da artırılması gerektiğini önerse de buna Belçikalılar tarafından sıcak bakılmaz... ne de olsa Kongo hala sömürgedir ve Belçika hala emperyalisttir ve bu haktan vazgeçmek işlerine gelmez.

Kral I. Baudouin başa geldiğinde sömürdükleri Kongo halkına biraz daha hak verme fikrini destekler görünür ama pratikte çok çok yavaş işler bu durum. Çünkü biliyorlardır ki daha çok hak vermek Kongoluların daha çok hak talep etmesine neden olacak ve kendilerine karşı bir başkaldırıyı da peşinden getirecektir. Emperyalist olmak da çok zor iş vesselam... Ancak basın bir kez bu fikri duymuş ve desteklemeye başlamıştır. Dünyanın gözünde zaten fazlasıyla suçlu olan Belçika, bu değişiklikleri uygular gibi görünüp aslında pek bir şey yapmamaktadır.
(Bu noktadan sonra olacaklar ise emperyalist varlığın, hayatını sürdürme şeklini nasıl değiştirdiğini gösteriyor.) 
Kongolu elitler ise artık işe kendilerinin el atmaları gerektiğine karar verirler. Kendilerini ilk önce toplumsal olarak ardından politik olarak örgütlemeye başlarlar. Belçika buna pek karışmaz çünkü politik olarak örgütlenseler bile kendi çıkarlarımıza uyacak kişiyi seçtiririz nasılsa diye düşünürler. 1958 yılında, "Mouvement National Congolais" yani Milli Kongo Hareketi adındaki parti kurulur. Bu hareketin içinde çok etkileyici ve karizmatik bir lider vardır:
Patrice Lumumba. 

Bağımsızlık için halk sokaklara dökülür. Belçika, yasakladığı politik hareketi durduramayacağını anlar ve Kongo'nun bağımsızlığını desteklediğini açıklar. Ama Lumumba, politika yaparak yasağı çiğnediği için tutuklanmıştır. Halk, Lumumba'nın bırakılması için Belçika'ya öfkeyle karşılık verir... Öte yandan, Kongo'da yaşayan Belçikalılar da bu demokratikleşme hareketine izin verdiği için krala kızgındır. Belçika, Kongo halkına savaş açma riskini göze alamaz ve Lumumba da hapisten çıkarılır ve diğer politik liderlerle birlikte Brüksel'e çağrılır. Düzenlenen toplantıda Kongolu liderler, seçim ve bağımsızlık taleplerini dile getirir.

Patrice Lumumba, Kongo'da 1960'da düzenlenen ilk demokratik seçimlerde Başbakan olarak seçilir. Bağımsızlık ilan edilir. Kral I. Baudouin bağımsızlık günü konuşmasında, çocuk katili II. Leopold'a övgüler yağdırmayı unutmaz.

Ne hikmetse, Lumumba'nın Başbakan seçilmesinin hemen ardından "Kongo Krizi" başlar. Çünkü son on yılda Belçika, farklı bölgeler birbirine girerken nihai yönetim olarak başta kalabilmek için ülkede bir kutuplaşma hareketi başlatmıştır. Ortaya çıkarılan bu ayrımcılığın sonucu olarak bazı bölgeler demokratik olarak seçilen Lumumba'yı tanımadıklarını öne sürmeye başlar. Ülke, demokratik olarak seçilen başbakanı indirmek isteyen politik grupların karmaşasına düşmüştür. Cumhurbaşkanı, Lumumba'yı görevden aldığını açıklar ama Lumumba bu kararın yasal olarak doğru olmadığını öne sürer. Başbakanlığının 12. haftasında, Albay Mobutu tarafından organize edilen bir darbe ile Lumumba tutuklanır. Hangi suçla? Bilinmez. Hangi yetkiyle? Bilinmez. Lumumba çaresizce ve defalarca BM'den yardım ister ama BM kılını bile kıpırdatmaz. Belçika, CIA ve İngilizlerin yardımıyla Lumumba, Mobutu tarafından kurşuna dizilerek öldürtülür. Bu sürede yaşananlar çok karmaşık ve acıdır; yaklaşık 100.000 insan ölür.
Anthony Bourdain: "Ve 75 yıl sonra, Kongoluların canına tak etmiştir. Bağımsızlık çabuk gelir. Yeni ülke, demokratik olarak seçtikleri ilk liderleri Patrice Lumumba'yı başa getirdiğinde; CIA ve İngilizler'in yardımıyla Belçika, Lumumba'yı öldürtür. Ardından "biz," bu şerefsizin yani Joseph Mobutu'nun, Lumumba'nın yerine gelmesine yardım ederiz. Mobutu, yıllarca insanlarından milyarlarca dolar çalar ve Afrika'daki despotluğun yüzü haline gelir."
Özürler ve Olayların Arkasındaki Güçler
  • 2002 yılında Belçika hükumeti, Lumumba'nın ölümüne yol açan olaylardaki "sorumluluğunun reddedilemez kısmı" ve "ahlaki bir sorumluluğu" olduğunu itiraf etmiş ve Kongolulardan özür dilemiştir. 
  • Belçika Komisyonu tarafından hazırlanan 2001 yılındaki bir raporda, ABD ve Belçika'nın Lumumba'yı öldürmek üzere planlar yaptığından bahsedilmiştir. CIA'in Lumumba'yı zehirleme çalışmaları olduğu, emrin muhtemelen Eisenhower'dan geldiği, bu bahsedilen planlardan biridir. Zehirleme planı uygulamaya geçirilmez. Lumumba'nın yakalanmasında ve öldürülmesinde de CIA ajanlarının ve MI6 ajanlarının rolü olduğu konusunda da pek çok belge vardır. Hatta bir iddiaya göre Lumumba "beyaz adamlar" tarafından tutuklanmıştır. Bir diğer iddiada ise öldürüldükten sonra naaşı bir CIA ajanının arabasının bagajında taşınmıştır.
  • 2013 yılında, İngiliz Parlamenter Lord David Lea bir mektupta, Lumumba'ya karşı yapılan ayaklanmayla ilgili olarak "Biz yaptık. Biz organize ettik." demiştir. 
Aslında Kongo'da yaşanan "kılıfsız" rezillik, pek çok emperyalist güce ders olmuştur. Buradaki en büyük hataları, bu vahşeti sergilerken kendilerini haklı gösterecek bir "kılıf" bulma gereği bile duymamış olmalarıdır. Bu dönem sonrasında dikkat ederseniz yaşanan bütün ayaklanmalar, çıkarılan savaşlar kendilerince haklı nedenlere bağlanmıştır veya sanki hiç onlarla alakası olmayan olaylar gibi gösterilmiştir. En azından kendi halklarının gözünü boyamak için... Kongo döneminde, basının uzuvları kesilen çocukları fotoğraflayıp dünyaya yaymasını engelleyemediklerini görünce bu dönemden sonra basını kendi lehlerine nasıl kullanabileceklerini çözmüşlerdir. Emperyalizmi gizlemişler ama planlarını uygulamaya devam etmişlerdir.

Bu tırnak içindeki açıklamaları vermemin nedeni insanların bu tarz açıklamalara "komplo teorisi" olarak bakmasındandır. Bakın ben demiyorum adam kendi ağzıyla "Biz yaptık!" diyor. Bugün Mısır'da, Suriye'de, Türkiye'de yaşananların dün Kongo'da yaşanandan "kuklacı ve oyunu" açısından bakıldığında zerre farkı yoktur. Eğer yıllar sonra oturup böyle alakasız bir yemek belgeselinde son derece pervasızca "evet biz buraya da bunları yaptık" lafını kendiniz ve komşularınız hakkında duymak istemiyorsak şu an yaşananları daha iyi değerlendirmek ve adımları buna göre atmak gerekir.

Hiç yorum yok: