29 Temmuz 2013 Pazartesi

{1} "The Times" gazetesinin yayın tarzı nasıldır, sahibi kimdir?

Bir filmi seyrederken oyuncularını, yönetmenini, yapımcısını, OST albümünü hazırlayan kişiye kadar araştırırken acaba okuduğumuz gazetelerin sahiplerini, arkasındaki kişileri, diğer yayın organlarını neden araştırmıyoruz?

Rupert Murdoch, Avustralyalı olsa da bu ülkeden vatandaşlığını Amerikan vatandaşı olarak kaybetmiş bir "medya mogul"dur. News Corporation adındaki medya holdinginin kurucusuydu. 2011'de dünyanın en büyük ikinci medya grubuydu. 2010 gibi patlak veren News Corporation gazetesinde çalışan muhabirlerin ve editörlerin insanların telefonlarını dinlediği skandallarından sonra 2012'de ismini yenilemek ve kötülenen imajını biraz düzenlemek için ikiye bölündü: News Corp ve 21st Century Fox. Evet, Rupert Murdoch'un sahibi olduğu yayın organları ünlülerden, siyasi kişiliklere kadar insanların telefonlarını dinleyen bir anlayışa sahip. Dinleme skandalına başka bir yazıda yer vermek istiyorum.

Rupert Murdoch, 1981 yılında The Times gazetesini satın alır. The Times'da o dönemlerde çalışan bir savaş muhabiri -ki İngiltere'de En İyi Gazeteci ödülünü yedi kez almaya hak kazanmıştır- Robert Fisk de vardır. Robert Fisk haberlerini hazırladıkça aldığı uyarılardan sonra, Rupert Murdoch'un tutumunu gördükten sonra The Times'dan ayrılmaya karar verir. Peki nedir bu tutum?

(Aşağıdakiler, The Independent gazetesinde çıkan "Robert Fisk: Why I had to leave The Times" yazısından alıntılardır.)

Robert Fisk: The Times'dan neden ayrılmak zorunda kaldım başlıklı yazısında Arap ülkelerine karşı aşılanan ön yargıdan başlayarak Rupert Murdoch'un da bu ülkelere karşı olan tutumu ve yayın kuruluşlarıyla oluşturmak istediği yanlış algıyı ve bu tavrın onu gazeteden ayrılmasına nasıl neden olduğunu anlatmış.  

"Arap diktatörleri hakkında çok fazla kötü söz duyduktan sonra bir gün onlardan biriyle tanışırsınız ve ne kadar karizmatik insanlar olduğunu fark edersiniz. Bir defasında Hafız el Esed çok sıcak bir gülümsemeyle elimi uzunca bir süre tutmuştu. Neredeyse kendi kendime o kadar da kötü olamaz demiştim, tabii ki bu 1982 yılındaki Hama katliamlarından çok önceydi. Kral Hüseyin, neredeyse bütün gazetecilere olduğu gibi bana da "Beyefendi (Sir)" diye hitap ederdi. Bu hükümdarlar, halk içinde sıklıkla kendi bakanları hakkında şakalar yapardı. Hatalar affedilebilirdi."

Yani Robert Fisk'in tespitinde de gördüğümüz gibi 1970'lerden bu yana -ki bu çok daha eskilere dayanır- Orta Doğu'da oluşturulmak istenen algı hep aynıdır. Amaçsızca ve nedensizce kötülemek. Tabii ki aralarında kötü hükümdarlar da vardır, diktatörler de vardır -bu diktatörlerin nasıl başa getirildiğinden zaten "Kongo'nun Dünü, Bugünü... ve Geleceği" yazımda bahsetmiştim- ama bu onların insan dışı varlıklar olduğunu da göstermez. Orta Doğu ile ilgili aynı kötüleme, aşağılama yıllardır Türkiye'de de yapılıyor. "Arap," neredeyse bir hakaret olarak kullanılıyor. Bir Orta Doğu ülkesi, Türkiye için vize kaldırdığı zaman bu aşağılanıyor. Neden? Neden Araplar kötü insanlardır imgesi beynimize yerleştirilmeye çalışılıyor, neden Arapça, kargacık burgacık bir dilmiş gibi yansıtılmaya çalışılıyor? Bunu hiç sorguladınız mı? Bu ABD usulü diğer bütün ırkları aşağılayıp kendini yüceltme zavallılığının bizim içimizde ne işi var? Kendi komşularımız hakkında böylesi düşüncelere neden sahip olmamız isteniyor? Aynı aşağılayıcı düşüncelere Çin, Japonya, Kore gibi uzak doğu ülkeleri için de sahip olmamız isteniyor. Başkasını aşağılayarak kendini üstün hissetmek ne kadar zavallı bir duygudur, bunun ne zaman farkına varılacak? Bu halkı uyutma modelinin ABD'de uygulanmasını mantıken anlayabiliyorum ama kendi ülkem içinde bunu kavrayamıyorum. 

The Times'ın sahibi Rupert Murdoch'un yayıncılık anlayışına geri dönelim:

"Hitler Günlükleri, Murdoch'un kendi hatasıydı. The Times ve The Sunday Times bu belgeleri baskıya almasından saatler önce kendi uzmanlarının belgelerin doğruluğu hakkında fikir değiştirmesini desteklemeyi reddetmişti. Aylar sonra Beyrut'a dönmeden önce gazetenin Londra ofisine uğramıştım. Dış İlişkiler Editörü Ivan Barnes, elinde Bonn'dan gelen Reuters telgrafının bir nüshası "HAH!" diye gürledi. "Günlükler sahteymiş!" Batı Almanya hükumeti, günlüklerin Führer'in ölümünden çok sonra yazıldığını kanıtlamıştı. 

Bunun üzerine Barnes, beni editör Charles Douglas-Home'un ofisine Reuters'un hikayesiyle gönderdi ve ofise daldığımda Charlie'yi Murdoch'u ağırlarken buldum. Murdoch ile gözgöze gelmemeye çalışarak, "Günlüklerin sahte olduğunu söylüyorlar, Charlie," dedim. Ama Murdoch'un tepkisi üzerine ona döndüm, "Al bakalım," diye kıkırdadı mogul, "NE BİR ŞEY KAZANILDI NE DE BİR ŞEY KAYBEDİLDİ." Keyfe bakınız. Adamın kaygısızlığı neredeyse bulaşıcıydı. Harika bir hikayeydi. Ama bu harika hikayenin tek bir sorunu vardı: gerçek değildi."

Bu tavır size Türkiye'de yayın yapan hangi gazeteleri hatırlatıyor? Utanmadan, kaygısızca, bir köşelerinde kıkırdayarak, umarsızca yayımladıkları yalanları hatırlattı mı? Veya geçtiğimiz günlerde The Times'da yayımlanan "malum haberin" üzerine Rupert'ın koltuğunda elinde purosu kıkırdadığı ve "Ne bir şey kazanıldı ne de bir şey kaybedildi," lafını tekrarladığı gözlerinizin önüne geldi mi?

"Ne gariptir ki Murdoch hiç, bugünlerde yansıtıldığı gibi kötü, karanlık ve zehirli bir canavar gibi görünmedi. Belki bu editörlerinin, muhabirlerinin tekrar tekrar Murdoch'un söyleyeceklerini sorgulamasından kaynaklanıyordu. 1982 yılında İsrail'in Lübnan'ı kanlı istilasını haber yaptığımda da Murdoch, The Times'ın sahibiydi. İsrail hakkında ne kadar eleştirel olursa olsun yazılarımdan tek bir cümle çıkarılmadı. İstilanın ardından, Douglas-Home ve Murdoch İsrailliler tarafından Lübnan'a askeri bir helikopterle götürülmek üzere davet edilmişlerdi. İsrailliler, benim yazılarımı kötülerken Douglas-Home'nin söylediğine göre Murdoch beni savunmuştu. Londra'ya dönerken Douglas-Home ve Murdoch birlikte oturdular ve daha sonra bana şunları söyledi, "Rupert'in ne yazdığımı merak ettiğini biliyordum. Her ne kadar bunu açıkça talep etmese de yazdıklarımdan bahsetmemi sanki bekler gibiydi ama ona göstermedim."

Ama bazı şeyler değişmişti. Douglas-Home editör olmadan önce Arapça Al-Majella dergisine sıklıkla İsrail'i çok derinden eleştiren yazılar yazardı. Şimdiyse Times makaleleri, İsrail istilasına iyimser bir bakış açısı taşıyordu. Makalesinde, "Artık dünyanın konuşmasına değer bir Filistin yok" diyordu ve şöyle devam ediyordu, "belki artık Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinliler, Sayın Arafat gibi göstermelik kasıntıların, İsrailliler ile birlikte çalışmaktan onları mucizevi bir şekilde kurtarmasını beklemeyi bırakırlar," -Aman Tanrım!

Tabii ki bu yazılanların hepsi, o dönemin İsrail hükumetinin politikasıydı.

Derken, 1983 yılının baharında, bir şeyler değişti. Douglas-Home'nin onayıyla, İsrail, Sidon'da yedi adet Filistinli ve Lübnanlı esirin ölümünü araştırmak üzere aylarımı verdim. Durum zaten çok açıktı, adamların öldürüldüğü sonucuna ulaştım. Ölenlerin cesetlerinin götürüldüğü mezarcı bana, cesetlerin ellerinin arkadan bağlı ve vücutlarında morluklar olduğunu bile söylemişti. Ama birdenbire Douglas-Home, olayın üzerinden 'bu kadar zaman geçtiği için' bu haberi yayımlamayı nasıl 'haklı' gösterebileceğimizi anlayamıyordu.

Diğer bir deyişle, araştırmacı gazetecilik sistemi ki bu aylarca süren kontrol ve röportajlar demektir- kendi kendini elimine ediyordu. Gerçeklere ulaştığımızda onları basmak için üzerinden çok zaman geçmiş oluyordu. İsraillilere askeri bir soruşturma yapıp yapmayacaklarını sordum ve ne kadar insancıl olduklarını gösterme hevesiyle resmi bir soruşturmanın olacağını bize söylediler. İsraillilerin "soruşturmasının" bir kurgu olduğundan şüphe ettim. Ama benim uzun ve detaylı haberimi yayımlamamızı "haklı" kılmaya yeterliydi. İsrailliler "iyi çocuklar" olarak görünür görünmez, Douglas-Home'nin endişeleri de buhar olmuştu."

Yazının devamında Robert Fisk, Charles Douglas-Home'nin ölümünden sonra yerine getirilen yeni editörden bahsedecek... devamını bekleyiniz ya da tamamını yukarıdaki verilen linkte İngilizce orijinalinden okuyabilirsiniz...

2 Temmuz 2013 Salı

Kongo'nun Dünü, Bugünü... ve Geleceği? {Emperyalizm'in Dünü, Bugünü... ve Geleceği?}

"Ölü, canlı, özgür veya sömürgecilerin emriyle hapsedilen ben önemli değilim. Önemli olan Kongo'dur. Bağımsızlığı, dışarıdan yönetilen bir kafese dönüştürülmüş halkımızdır. Tarih bir gün dile gelecektir, ancak bu tarih Brüksel'de, Paris'de, Washington'da veya Birleşmiş Milletler'de öğretilen tarih olmayacaktır. Emperyalizm'den ve kuklalarından kurtulmuş ülkelerde öğretilecek tarih anlatacaktır... Şerefli ve saygın bir tarih." - Patrice Lumumba, Ekim 1960.
Son dönemlerde değerli (!) ve saygın (!) yabancı basının ve batı ülkelerinin açıklamalarını gördükçe şaşırmadım ama bu açıklamalara kıymet verenleri anlayamadım ve sanırım asla da anlayamayacağım. Bu düşüncelerle CNN'de yayımlanan "Anthony Bourdain: Parts Unknown" programının Kongo bölümünü (8. Bölüm) seyrederken Bourdain'in kendi ağzıyla Kongo'ya yapılanları "biz işte böyle böyle yaptık" ifadesiyle anlatmasının üzerine Kongo'nun ilk demokratik yollarla seçilen Başbakanının üzücü hikayesini tekrar hatırladım. (Tabii ki ben bir uzman değilim sadece bildiklerimi aktarıyorum. Yanlış bir bilgi verirsem kusuruma bakmayın.)

Afrika, uçsuz bucaksız zenginliklerine rağmen batının, gerek İslamiyet faktöründen ve gerekse siyahi ırk oldukları için Hristiyanlığı benimsemiş olsalar bile asla değer verilmeyeceğinden yakası bir türlü rahat bırakılmamış ve açıkçası zalim olmayan bir devlet tarafından sahip çıkılıp korunmadığı sürece asla rahat bırakılmayacak koskoca bir kıta. Belki de döneminin en büyük bilgi hazinesine sahip olan hala okunmayı ve arşivlenmeyi bekleyen milyonlarca el yazmasıyla Altın Şehir Timbuktu'dan harika doğasıyla Kongo'ya kadar her köşesinden ayrı bir hazine fışkırır.

Yeni Emperyalizm!

Kongo'nun Belçika Dönemi

1390'dan 19. yüzyıla kadar büyük bir krallık olan Kongo, 1885 yılında düzenlenen Berlin Konferansı sırasında -güçsüzleşen Osmanlı'nın kendilerine karışamayacağını bilen- Batı ülkeleri, Afrika'yı kendi aralarında paylaşırken Belçika'nın payına Kongo düşer. Belçika'nın Kongolulara olan korkunç zulmü de böylece başlar. Köle ticaretinden zaten bahsetmeme gerek yok. Ama Belçika, zalimliği burada çok farklı boyutlara taşımıştır.

Kıtanın doğal kaynaklarını, yine kıtanın sahiplerine tırnaklarıyla kazıtıp çıkarttıktan sonra ellerinden yıllarca almıştır (bu konuda hala bir değişiklik yok tabii ki). Kral II. Leopold'un döneminde Belçika, Kongo'dan gelen paralarla gittikçe zenginleşip, ülkesine anıtlar yaptırırken o dönemler çok popüler ve talepte olan kauçuk bitkisi Kongo'ya ekilmeye zorlanır. Kongolular bu bitkileri toplarken bir kotayı doldurmak zorundaydılar. Eğer Belçika tarafından belirlenenden az miktarda kauçuk toplanmışsa bunun cezası kadın - çocuk, genç - yaşlı demeden kol veya ayaklarının kesilmesiydi. Yanlış okumadınız maalesef...


Sözde insan haklarının doğduğu büyük Batı kültürünün yaptıkları! Kauçuk toplamak zaten çok acı verici bir iş... Ellerine kollarına yapışıp kuruyan bu maddeyi temizlemek için derilerini yüzerek çıkarmaktan başka çareleri yok ama eğer toplamazlarsa uzuvlarını kaybediyorlardı. Yani başka şansları da yoktu.


Yukarıdaki fotoğrafın orijinaline düşülen not şöyle: "Nsala adındaki bir baba, silahlı kauçuk nöbetçilerinin bir yamyam ziyafetine kurban giden beş yaşındaki kızı Boali'den tek arta kalan 'eline ve ayağına' bakıyor. Nöbetçiler; karısını, kızını ve bir oğlunu parçalara kesip, pişirip, yediler." Nöbetçiler derken, Anglo-Belçikalı Hindistan Kauçuk Şirketi'nin askerleri kast ediliyor. Yamyamlık iddiası doğru mudur kesin değil ama bu noktada doğru olup olmamasının çok büyük bir fark ortaya çıkaracağını düşünmüyorum. Benim için bu iddiaya inanmak da çok güç değil. Beş yaşındaki bir çocuğu doğramak zaten vahşiliğin en üst noktası, ondan sonra her şey gelir.
Anthony Bourdain: "Kral Leopold, Kongo'nun kendi mülkü olduğunu iddia etti. Leopold'un hükmündeki Kongolu adamlar, kadınlar ve çocuklar numaralarla etiketlendi, gruplara ayrıldı ve üretim kotaları verildi. Eğer bu kotayı tamamlayamazlarsa, elleri kesildi veya asıldılar. Sadece yirmi yıl içinde tahminen 10 milyon Kongolu ya açlıktan öldüler, ya öldüresiye çalıştırıldılar, ya idam edildiler ya da nedensiz bir şekilde öldürüldüler. 20 yılın sonunda ülke nüfusunun yarısı yok olmuştu."
Derken sevgili Britanya, Belçika kralına insan hakları konusunda büyük ihlaller yaptığını iletir. Bu uyarılar karşısında II. Leopold, daha iyi bir rejim sunacağını önerse de pek az kişi bu fikre ehemmiyet verir. Her ne kadar bütün milletler II. Leopold'un tahttan çekilmesi gerektiğini düşünse de kimse bu konuda bir adım atıp, sorumluluk almak istemez. Ayrıca Kongo'yu özgürleştirmek de akıllarının ucundan geçmez. Kongo, emperyalizmin sömürgesi olarak kalmaya devam etmelidir. Seneler biraz da böyle geçer. Bu esnada Belçika, Kongo'dan gelen paralarla yapı üstüne yapı yaptırır. Şehirleri gittikçe daha da güzelleşir. Avrupa ülkelerinde yaşayan insanlar "ne kadar güzel, düzenli, medeni bir şehir" diye bulundukları yerleri anlat anlat bitiremezler. Bilirler mi ki o güzelliklerin, o tarihi yapıların bedeli, çocukların ayakları, kolları kesilerek ödenmiştir?
Anthony Bourdain: "Belçika hükumeti ülkenin yönetimini devr aldıktan sonra da pek bir şey değişmedi ve aynı şekilde devam etti. Benim olan benimdir, senin olan da benimdir mantığıyla ırk ayrımcılığı devam etti. 50ler geldiğinde güzel ve modern altyapılar inşa edilmişti. Tren yolları, oteller, spor kulüpleri, okullar... Afrika'nın gözdesi olmuştu. Humphrey Bogart ve Katharine Hepburn, "Afrika Kraliçesi" filmini burada çektiler. Lüks otel Pourquoi Pas'da kaldılar. Şimdinin Pourquoi Pas'ı bu halde. Tıpkı diğer bütün modern yapılar gibi kimsenin kullanmadığı bir harabe. Ama bu modern yapıların hiçbiri Kongolular için değildi. Onların bu binalara girmeleri eğer hizmetçi değillerse yasaktı. Hava karardığında kendi sokaklarında yürümeleri bile yasaktı.
"Leopoldville"

Yanlış anlamayın, Kongo hala Belçika'nındır. 1908 - 1960 yılları arasında Belçika, yaptıkları hataları düzeltmek adına ülkeye biraz medeniyet getirmeye çalışır. Peki, medeni olmayan bir toplum medeniyeti nasıl getirebilir? Bu da tartışılır. Bu dönemde Kongo'da, "Leopoldville," birine "Elizabethville" adında şehirler kurulur. Yapılan katliamların onuruna olsa gerek... Bu süre zarfında Kongoluların, kendi istekleri olmadan çalıştırılması yasaklanır -sözde!-. Çalışabilecek insan kaç tane kalmıştır acaba? Neyse ki bu sayede Kongo nüfusu artmaya başlar. Bu dönemde Kongo ve diğer sömürgeler Avrupa'nın savaşlarını finanse edebilmesi için ekonomik olarak güçlendirilir. Halka eğitim verilmeye çalışılır ve 1950 civarında birkaç bin Kongolu eğitim seviyesini yükseltmiştir. Ancak, halk arasında politik hiçbir aktiviteye izin verilmez. Birkaç Belçikalı aydın halkın sivil statüsünün daha da artırılması gerektiğini önerse de buna Belçikalılar tarafından sıcak bakılmaz... ne de olsa Kongo hala sömürgedir ve Belçika hala emperyalisttir ve bu haktan vazgeçmek işlerine gelmez.

Kral I. Baudouin başa geldiğinde sömürdükleri Kongo halkına biraz daha hak verme fikrini destekler görünür ama pratikte çok çok yavaş işler bu durum. Çünkü biliyorlardır ki daha çok hak vermek Kongoluların daha çok hak talep etmesine neden olacak ve kendilerine karşı bir başkaldırıyı da peşinden getirecektir. Emperyalist olmak da çok zor iş vesselam... Ancak basın bir kez bu fikri duymuş ve desteklemeye başlamıştır. Dünyanın gözünde zaten fazlasıyla suçlu olan Belçika, bu değişiklikleri uygular gibi görünüp aslında pek bir şey yapmamaktadır.
(Bu noktadan sonra olacaklar ise emperyalist varlığın, hayatını sürdürme şeklini nasıl değiştirdiğini gösteriyor.) 
Kongolu elitler ise artık işe kendilerinin el atmaları gerektiğine karar verirler. Kendilerini ilk önce toplumsal olarak ardından politik olarak örgütlemeye başlarlar. Belçika buna pek karışmaz çünkü politik olarak örgütlenseler bile kendi çıkarlarımıza uyacak kişiyi seçtiririz nasılsa diye düşünürler. 1958 yılında, "Mouvement National Congolais" yani Milli Kongo Hareketi adındaki parti kurulur. Bu hareketin içinde çok etkileyici ve karizmatik bir lider vardır:
Patrice Lumumba. 

Bağımsızlık için halk sokaklara dökülür. Belçika, yasakladığı politik hareketi durduramayacağını anlar ve Kongo'nun bağımsızlığını desteklediğini açıklar. Ama Lumumba, politika yaparak yasağı çiğnediği için tutuklanmıştır. Halk, Lumumba'nın bırakılması için Belçika'ya öfkeyle karşılık verir... Öte yandan, Kongo'da yaşayan Belçikalılar da bu demokratikleşme hareketine izin verdiği için krala kızgındır. Belçika, Kongo halkına savaş açma riskini göze alamaz ve Lumumba da hapisten çıkarılır ve diğer politik liderlerle birlikte Brüksel'e çağrılır. Düzenlenen toplantıda Kongolu liderler, seçim ve bağımsızlık taleplerini dile getirir.

Patrice Lumumba, Kongo'da 1960'da düzenlenen ilk demokratik seçimlerde Başbakan olarak seçilir. Bağımsızlık ilan edilir. Kral I. Baudouin bağımsızlık günü konuşmasında, çocuk katili II. Leopold'a övgüler yağdırmayı unutmaz.

Ne hikmetse, Lumumba'nın Başbakan seçilmesinin hemen ardından "Kongo Krizi" başlar. Çünkü son on yılda Belçika, farklı bölgeler birbirine girerken nihai yönetim olarak başta kalabilmek için ülkede bir kutuplaşma hareketi başlatmıştır. Ortaya çıkarılan bu ayrımcılığın sonucu olarak bazı bölgeler demokratik olarak seçilen Lumumba'yı tanımadıklarını öne sürmeye başlar. Ülke, demokratik olarak seçilen başbakanı indirmek isteyen politik grupların karmaşasına düşmüştür. Cumhurbaşkanı, Lumumba'yı görevden aldığını açıklar ama Lumumba bu kararın yasal olarak doğru olmadığını öne sürer. Başbakanlığının 12. haftasında, Albay Mobutu tarafından organize edilen bir darbe ile Lumumba tutuklanır. Hangi suçla? Bilinmez. Hangi yetkiyle? Bilinmez. Lumumba çaresizce ve defalarca BM'den yardım ister ama BM kılını bile kıpırdatmaz. Belçika, CIA ve İngilizlerin yardımıyla Lumumba, Mobutu tarafından kurşuna dizilerek öldürtülür. Bu sürede yaşananlar çok karmaşık ve acıdır; yaklaşık 100.000 insan ölür.
Anthony Bourdain: "Ve 75 yıl sonra, Kongoluların canına tak etmiştir. Bağımsızlık çabuk gelir. Yeni ülke, demokratik olarak seçtikleri ilk liderleri Patrice Lumumba'yı başa getirdiğinde; CIA ve İngilizler'in yardımıyla Belçika, Lumumba'yı öldürtür. Ardından "biz," bu şerefsizin yani Joseph Mobutu'nun, Lumumba'nın yerine gelmesine yardım ederiz. Mobutu, yıllarca insanlarından milyarlarca dolar çalar ve Afrika'daki despotluğun yüzü haline gelir."
Özürler ve Olayların Arkasındaki Güçler
  • 2002 yılında Belçika hükumeti, Lumumba'nın ölümüne yol açan olaylardaki "sorumluluğunun reddedilemez kısmı" ve "ahlaki bir sorumluluğu" olduğunu itiraf etmiş ve Kongolulardan özür dilemiştir. 
  • Belçika Komisyonu tarafından hazırlanan 2001 yılındaki bir raporda, ABD ve Belçika'nın Lumumba'yı öldürmek üzere planlar yaptığından bahsedilmiştir. CIA'in Lumumba'yı zehirleme çalışmaları olduğu, emrin muhtemelen Eisenhower'dan geldiği, bu bahsedilen planlardan biridir. Zehirleme planı uygulamaya geçirilmez. Lumumba'nın yakalanmasında ve öldürülmesinde de CIA ajanlarının ve MI6 ajanlarının rolü olduğu konusunda da pek çok belge vardır. Hatta bir iddiaya göre Lumumba "beyaz adamlar" tarafından tutuklanmıştır. Bir diğer iddiada ise öldürüldükten sonra naaşı bir CIA ajanının arabasının bagajında taşınmıştır.
  • 2013 yılında, İngiliz Parlamenter Lord David Lea bir mektupta, Lumumba'ya karşı yapılan ayaklanmayla ilgili olarak "Biz yaptık. Biz organize ettik." demiştir. 
Aslında Kongo'da yaşanan "kılıfsız" rezillik, pek çok emperyalist güce ders olmuştur. Buradaki en büyük hataları, bu vahşeti sergilerken kendilerini haklı gösterecek bir "kılıf" bulma gereği bile duymamış olmalarıdır. Bu dönem sonrasında dikkat ederseniz yaşanan bütün ayaklanmalar, çıkarılan savaşlar kendilerince haklı nedenlere bağlanmıştır veya sanki hiç onlarla alakası olmayan olaylar gibi gösterilmiştir. En azından kendi halklarının gözünü boyamak için... Kongo döneminde, basının uzuvları kesilen çocukları fotoğraflayıp dünyaya yaymasını engelleyemediklerini görünce bu dönemden sonra basını kendi lehlerine nasıl kullanabileceklerini çözmüşlerdir. Emperyalizmi gizlemişler ama planlarını uygulamaya devam etmişlerdir.

Bu tırnak içindeki açıklamaları vermemin nedeni insanların bu tarz açıklamalara "komplo teorisi" olarak bakmasındandır. Bakın ben demiyorum adam kendi ağzıyla "Biz yaptık!" diyor. Bugün Mısır'da, Suriye'de, Türkiye'de yaşananların dün Kongo'da yaşanandan "kuklacı ve oyunu" açısından bakıldığında zerre farkı yoktur. Eğer yıllar sonra oturup böyle alakasız bir yemek belgeselinde son derece pervasızca "evet biz buraya da bunları yaptık" lafını kendiniz ve komşularınız hakkında duymak istemiyorsak şu an yaşananları daha iyi değerlendirmek ve adımları buna göre atmak gerekir.

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Fransa'daki Ibride Tasarım Atölyesi

ibride'in ekibi tasarımcı Benoit, grafik sanatçısı Rachel and halkla ilişkiler Carine'den oluşuyor. Stüdyoları, şehirden uzak kırsal bir alanda, ormanlarla çevrili bir yerde. Eserlerine baktığımızda ilhamlarını nereden aldıklarını açıkça görebiliyoruz.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Aykut Hamzagil Home: 2012 yaz koleksiyonu “Gül tutkusu”

1971 yılında Sultanhamam’da beraber çalıştığı akrabalarından ayrılarak, yeni bir vizyonla kendi işini kurmak üzere yola çıkmasıyla 40 yıldır devam eden serüveni başlamış Aykut Hamzagil’in.

Sultanhamam'da 12 m2‘lik bir mağaza tutmuş, mağazanın ufak olması, firmanın çok yeni olması gibi tüm olumsuz eleştirilere kulak tıkayarak o yaptığı işe inanmayı seçmiş ve HAMZAGİL firmasının ilk adımı atılmış.

Döşemelik kumaş başta olmak üzere ev dekorasyonunda kendine özgü çizgisiyle tasarımlara imza atan Aykut Hamzagil Home geride bıraktığı 40. yıla “özel” 2012 yaz koleksiyonu “Gül Tutkusu” ile yaz mekanlarına renk katıyor.

Doğanın taze esintilerinden yola çıkılarak, romantik dokunuşlarla harmanlanarak hazırlanan 'Gül Tutkusu' koleksiyonu Aykut Hamzagil’in bilinen klasik stiliyle modern öğeleri bir arada sunuyor.

Farklı desenlerin bir arada kullanıldığı yatak örtülerinden, patchwork yastıklara, rengarenk döşemeliklerden marka stilini yansıtan sayılı mobilya modeline kadar her şey, diğer tamamlayıcı birçok detay ile birlikte uyum içerisinde koleksiyondaki yerini almış durumda.

Şişli’de bulunan butiğinde yaşam alanınıza en uygun ürün seçimi konusunda danışmanlık hizmeti de veren Aykut Hamzagil’in bu özel koleksiyonuna www.aykuthamzagil.com web sitesinden ulaşabilirsiniz.




13 Mayıs 2012 Pazar

11 Mayıs 2012 Cuma

Mischa Barton'ın Retro & Bohem Kıyafet Koleksiyonu


Mischa Barton modern bir kıyafet serisi çıkardı. Mischa adını verdiği koleksiyon Çarşamba akşamı Dubai Mall'da Rivaage Butik mağazasında bir etkinlikle tanıtıldı. Koleksiyonu annesi Nuala ile birlikte hazırlayan Mischa, koleksiyonun Retro-Bohem tarzı anımsattığını söylüyor. Koleksiyonda, feminen elbiseler, vintage tarz etekler ve hırkalar, tulumlar, taytlar, Mischa ceketi gibi özel parçalar var.

10 Mayıs 2012 Perşembe

Dark Shadows Filminin İngiltere Prömiyeri


Tim Burton'ın gotik trajikomedi "Dark Shadows" filminin İngiltere prömiyerinin kırmızı halısında, Johnny Depp, Michelle Pfeiffer, Helena Bonham Carter, Chloë Moretz, Bella Heathcote ve filmin yönetmeni Tim Burton vardı.

19 Nisan 2012 Perşembe

Gucci Çin'de


GUCCI ÜNLÜ ÇİNLİ YILDIZ LI BING BING’İN YER ALDIĞI YENİ REKLAM KAMPANYASI VE DEFİLESİYLE ÇİN’İ FETHEDİYOR

10 Mart 2012 Cumartesi

Gaultier ve Diet Coke


Diet Coke, ünlü tasarımcılarla işbirliği yapmaya devam ediyor. Avrupa Diet Coke'un yeni Kreatif Direktörü olarak Jean Paul Gaultier seçildi. İlk proje olaraksa Diet Coke, Gaultier ile birlikte 3 bölümlük bir kısa filmler serisi sundu. Bu ilginç filmlerde Gaultier de farklı karakterlerle yer alacak. Kısa filmlerin yanında, Diet Coke için Gaultier, sınırlı üretim yeni şişeler ve kutular tasarlayacak.



7 Mart 2012 Çarşamba

Marc Jacobs'un sergi açılışı canlı yayında

Louis Vuitton'ın baş tasarımcısı olan Marc Jacobs'un Louis Vuitton ile birlikte ve tek başına yaptığı eserlerden oluşan sergisi bugün itibarıyla açıldı ve şu an Les Arts Decoratifs'de açılış galası düzenleniyor. Louis Vuitton aşağıdaki linkten kırmızı halıyı canlı olarak yayımlıyor:

http://www.louisvuitton.eu/front/#/eng_E1/Collections/Women/Ready-to-Wear/stories/live



1 Mart 2012 Perşembe

1930'lardan güzellik tavsiyeleri...



Yukarıda 1936 yılındaki makyaj yapmanın inceliklerini anlatan filme alınmış ilk güzellik derslerinden biri var. Aşağıdaysa göz makyajından ileri yaştakilerin nasıl makyaj yapacağına kadar birçok ipucu verilmiş.


27 Şubat 2012 Pazartesi

Kengo Kuma'dan farklı bir Starbucks


Japon stüdyo Kengo Kuma and Associates'nin yaptığı bu çağdaş Starbucks iç mekan tasarımı, Japonya Kyushu adasındaki Fukuoka Bölgesinnin başkenti Fukuoka'da bulunuyor. 

Daha fazla resim için tıklayın:

25 Şubat 2012 Cumartesi

Yusuhara Ahşap Köprü Müzesi

Japonya'da Kochi bölgesinde bulunan Yusuhara kasabasındaki Yusuhara Ahşap Köprü Müzesi, geleneksel Japon mimarisini ve modern sadeliği birleştiriyor. Burası hem bir müze hem de bir yaya köprüsü. İki kamu binasını birbirine bağlama amacıyla aradaki uzun yolun üzerine yapılmış. İçindeki küçük sergi salonları kayar cam kapılarla koridordan ayrılıyor.

Diğer fotoğraflar:

Louis Vuitton'dan Hong Kong hakkında kısa film



Moda markası Louis Vuitton, dünyanın dört bir yanındaki şehirleri kısa film serisiyle anlatıyor ve cinsiyeti bir mercek gibi kullanarak şehrin kimliğini belirliyor.  Metin ve film Jean-Claude Thibault'a ait.

23 Şubat 2012 Perşembe

Hermés: Zamanın Hediyesi

Moda evi Hermés, zaman temasına sahip yeni, alışılmadık bir reklam kampanyası başladı. Reklam filminde, Hermés ürünleriyle zamanın unutulmazlığı ve anları nasıl kalıcılaştırdığı anlatılıyor.



http://www.hermes.com/thegiftoftime/

2 Şubat 2012 Perşembe

Q-Pot'dan Çikolata Telefon

Çikolata temasıyla tasarladığı aksesuar ve diğer ürünleriyle ilgi toplayan Japon Q-Pot firması, Sevgililer Gününe özel bir smartphone tasarladı. 30000 adet yapılan telefon 500 dolardan satılacak.

21 Ocak 2012 Cumartesi

Dünyanın En Büyük Porsche Design Mağazası SoHo'da

Porsche Design Grubu, New York'un SoHo semtinde yeni bir Porsche Design mağazası açtı. Batı Broadway'de bulunan tipik dökme demir binadaki yeni mağaza, Porsche Design lüks markasının bütün ürünlerini 250 metrekarelik bir alanda sergiliyor.

4 Ocak 2012 Çarşamba